15 Eylül 2012 Cumartesi

Postcrossing (yardım)

Şimdi ben yazmayı, mektuplaşmayı falan seven biri olarak postcrossing olayına takıldım son günlerde. Birkaç blogda görüp özeniyordum. Ki bunda en etkili blog cessie nin blogudur efendim. Blogunda paylaştığı posta kartlarıyla beni bu olaya özendirmiştir kendisi. (Öyle özenti biri değilimdir ama heves ettim işte :))

Ama yabancıyım maalesef bu postcrossing'e. Sizden istediğim bilen, ilgilenen varsa beni biraz bilgilendirebilir mi

Nedir bu postcrossing?
Ne gerekir katılmak için?
Yaklaşık ne kadar da bir posta kartı göndeririz?
Uluslararası olduğu için bazı şartlar gerekir mi?
Bize posta kartı göndermek dışında bir maliyet gerektirir mi?

Çok soru sordum sanırım. Ama öyle bilmeden atlamak istemedim.
Yardımlarınızı bekliyorum :)

14 Eylül 2012 Cuma

Kitap Kurdu Böjük Çekiliş



Kitap Kurdu Böjük'ten yine çok satan kitaplardan ikisini verdiği bir çekiliş.
Son katılım tarihi bugünmüş, madem hala şansım var bir deneyeyim :)
Siz de katılmak isterseniz buraya ;)

Adora ~ Bertrice Small

'Üç erkek onu karısı olarak istedi. Kudretli Osmanlı sultanı Orhan, Mesembria hükümdarı cesur korsan İskender ve Adora'nın kalbinin asıl sahibi Şehzade Murat.'

Kitap Bizans prensesi Teodora(Adora) nın hayatını konu alıyor. Okumayı düşünenler için öncelikle belirtmeliyim ki, bu kitabı tarihi roman niyetine satın almayın. Dışarıdan öyle görünebilir ama daha ziyade aşk romanı tadında. Araya tarihi olaylar serpiştirilmiş sadece. Daha çok entrikalar, savaş, saray, aşk üzerine kurulu roman.

Eğer kitabı tarihi roman olarak değerlendirmeye kalkarsak yazarı eleştirmemiz gereken konular var. Mesela erotizmin romanda gereğinden fazla yere sahip oluşu bunlardan biri. Yani araya sürekli yakınlaşmalar sıkıştırılmış ve yazar bunu betimleye betimleye uzun uzun anlatmış. Sonuç olarak Osmanlı padişahlarının kadınlara fazla düşkünlüğü gibi bir iz bırakıyor akıllarda ki bu da pek hoş olmamış. Bazı bölümler vardı ki Osmanlı'nın yanlış tanıtıldığı fikrine kapıldığım yerler oldu, okumayanlar için fazla bahsetmek istemiyorum.

Ama bu yorumlardan kitabı beğenmediğim anlaşılmasın. Çok akıcıydı, kısa sürede bitiverdi ve bitirdikten sonra da beni etkilemeye devam etti. Beğendim de ama bunda kişilere takılı kalmadan bir aşk romanı havasında okumamın etkisi fazla.

9 Eylül 2012 Pazar

Kitap da Bir Aşk ♥




Şu sıralar tam da bu moddayım. 
Kitaplarımla aşk yaşıyoruz. 
E daha nolsun :)


8 Eylül 2012 Cumartesi

Amelie


Fransız filmlerine, müziklerine karşı sempatim olmuştur her zaman. Amelie filmiyle ilk karşılaştığımda da kesinlikle izlemeliyim dedim. Gerek afişi, gerek oyuncuları, müziği... Ve tabi ki Audrey Tautou. Öyle tatlı, öyle yakışmış ki rolüne. 

Filmin bende nasıl bir etki bıraktığını ben de tam olarak kestiremedim. İçtenlikle çok başarılı, çok beğendiğim bir filmdi diyemiyorum. Ama kötü eleştiriler de yazamıyorum, beğenmedim diyorum film hakkında. Büyüleyici, farklı bir havası var bu filmin. Açıkça belirtmeliyim ki özgün bir film olduğu başlı başına bir gerçek. Bir kere anlatımı öyle hoş ki. Beni en çok etkileyen filmin anlatımını yapan esrarengiz ses. Söylediği etkileyici sözler, onları söylerken kullandığı o ses tonu.


Bu filmi bana izleten konusundan ziyade oyuncuları, mekan, ışıklar, o tatlı hava oldu. Arada sıkıldığım da olmadı değil. Beklentiyi yüksek tutmuşum diye düşündüm. Kısacası bu filmi iyi yapmaya yeten etkenler bunlardı diye düşünüyorum.

Komedi filmi gibi güldürmüyor, ama izlerken yüzünüzde sürekli tatlı bir gülümseme oluyor.

(Sanırım biraz fazla soyut bir değerlendirme oldu)

Filmden bir replik,
'Fırsatlar Fransa bisiklet turuna benzerler, onu çok beklersin ama çabuk geçer.'


Filmin Özeti
Paris'te garsonluk yaparak, kendine özgü bir dünyada yaşayan saf, çekingen ve masum bir kızdır Amelie. Annesinin beklenmedik ölümü, babasının soğuk tavırları ve yaşadığı travmalar sonucu, sevimli ve boş şeylerle uğraşarak kendisine eğlence yaratmaya çalışsa da aslında hayatı sıkıcı bulduğu için kendisini son derece yalnız hissetmektedir. Bu kısır döngü Amelie’nin evde bulduğu bir kutuyu ve onun aracılığıyla sahibini keşfetmesiyle birlikte bir anda bıçak gibi kesiliverir... Amelie aşık olmuştur. (alıntı)

6 Eylül 2012 Perşembe

Malafa ~ Hakan Günday


'Malafa satmanın ve satın almanın öyküsüdür.'

Malafa farklı bir kitap.
Hakan Günday da farklı bir yazar bence.
Bu farkı anlamak için sanırım kitaplarını okumak gerek. Malafa okuduğum ilk Hakan Günday kitabı. Kitapçı da ilgilendiğimi gören kız çok methetti. Dikkatimi de çekince aldım hemen. Okuyup bitirince de bu kitabın yazarın okuduğum son kitabı olmayacağına emin oldum.

Romanın merkezi Antalya'da bulunan evrenin en büyük kuyumcusu Topaz Jewellery Center. Yapılan satışlar, 'tezgahlar' anlatılıyor. Hem de o mesleğin jargonuyla. Bu yüzden bilmediğimiz bir sürü kelimeyle karşılaşıyoruz. Yazarın ne demek istediğini anlamakta zorlanıyoruz ilk sayfalarda. Ama sonradan onun diline alışıyoruz. Zorluk yaşamak istemeyenler için netten kitaptaki sözcüklerin anlamlarına bakabiliriz (Ben öyle yaptım mesela).

Çok güzel tespitlerde bulunmuş Hakan Günday. Bunlar belki bilindik ama dillendiremediğimiz tespitler. Ya da  anlatımdaki farklılığıyla daha bir dikkat çekici olmuş. Mesela bunlara kitaptan bir örnek,

'Sizin en büyük sorununuz da bu. Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz. İlk tanışmanızda yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz.Bizse tersini yapıyoruz. Uzaktan başlayıp ağır ağır yaklaşıyoruz. Dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor. Doğu ile batı arasındaki fark hilal ve haç arasındaki fark kadar.
Hilal bombeli.
Haçtaysa dik açılar var.
Hilal altında yaşayanlar da bombeli hayatlara sahip. Genişler, kurallarla ilgilenmiyorlar, zamanla ilgileri yok, çöl kumu gibi uçuşuyorlar. Haçın gölgesindekilerse sert ve köşeli hayatlar yaşıyorlar. Yasaları, kuralları olan, dik açılı hayatlar. Hilalin altındaki insana, haçın gölgesindeki düzeneğe inanıyorlar. Dolayısıyla hilalle yaşayanların her biri ayrı bir düzenek geliştiriyor. Küçük çeteler. Küçük düzenler. Haç, insana tek bir düzenek emrediyor. Doğu ile batı arasındaki fark bu.'

Topaz'da yaşanan bir gün anlatılıyor romanda. Oradaki düzenin işleyişi, tezgahtarlar, tezgahlar, müşteriler... Ahçikler, mart, tram... Ve şaşırtıcı bir son. İpucu vermeyeyim ki tadı kaçmasın okumayanlar için.

''Dünya bir tezgahtır.
Tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır.''


'Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumcusudur. Temeli Kapalıçarşı'da, çatısı Antalya'dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir. Topaz'ın penceresi yoktur. Havalandırma sistemi eşsizdir. Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliğine benzer, içine adım atıldığında Türkiye'den çıkılır. Dışarıdan Kabe'ye, içeriden ana rahmine benzer. Topaz, üç delikli bir kasadır. Her deliğin şifresi farklıdır. Birinci delik ana giriştir. 

Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır. Girerken yüksek, çıkarken alçak görünmesinler diye doğu cephesinde ikizleri vardır. Topaz'ın ikinci deliği doğu cephesindeki siyah camdan kapılardır. Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. 

Topaz'a giren birinci deliği, çıkan ikincisini kullanır. Çünkü Topaz'a girmiş olan turistle, girecek olan turist karşılaşmamalıdır. Topaz'da çalışansa girip çıkmak için, duvara gömülmüş, görünmez delikten geçer. Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyusudur.'  (Arka Kapak)

4 Eylül 2012 Salı

İki Şehrin Hikayesi ~ Charles Dickens

Ba - yıl - dım !

Aylardır kitaplığımda duruyordu da ben klasiklere ısınamadığımdan bir türlü elime almıyordum. Neyse ki kitap konusunda fikirlerine değer verdiğim bir arkadaşım övgüyle bahsetti de bu eseri okumakta daha da geç kalmadım. Açıkça söylemeliyim ki en beğendiğim kitaplar arasında yerini aldı. Hem de klasiklere olan ön yargımı kırmış oldu fazlasıyla.

Kesinlikle herkes okumalı, kitaplığında bulundurmalı bu eseri.

Kitabın hangi yanını övsem bilmiyorum. Öncelikle çok gerçekçi bir anlatımı var. Fransız İhtilali'ni resmen yaşatıyor. Dil de bana fazla ağır gelmedi, bunu kitapta biraz ilerledikten sonra daha iyi anlıyorsunuz. Aşırılık yoktu kitapta. Öyle sıkıcı betimlemeler, tarihi olaylarla karşılaşmadım. Evet gerçek bir klasik bu kitap.

Biraz ilerleyip olaylar gelişmeye başladıktan sonra her sayfasında acaba ne olacak diye ilerliyorsunuz. Son sayfalarda bu heyecan giderek katlanıyor. Ve gerçekten mükemmel bir final. Kitap gerçekten doyurucu. Tatmin edici bir sonu var. Sizi kitabı bitirdiğinize kesinlikle pişman etmiyor Charles Dickens.

Es geçilmemesi gereken bir eser diyorum.

Okumadıysanız okuyun, okutturun.


"En iyi zamanlardı, en berbat zamanlardı, bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı, inanç devriydi, kuşku devriydi, Işık dönemiydi, Karanlık dönemiydi, umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı,  önümüzde her şey vardı, önümüzde hiç bir şey yoktu, doğrudan cennete gidecektik, doğrudan cehenneme gidecektik, - sözün kısası, o zamanlar da tam bu zamanlar gibiydi: Sesi en yüksek çıkan yetkililer, her şey ancak en üstün en aşırı mertebelerde anlaşılsın diye tutturmuştu.'' (ilk paragraf)