22 Ağustos 2013 Perşembe

Ölümden Daha Derin ~ Tami Hoag

Ölümden Daha Derin okuduğum ilk Tami Hoag kitabı. Hem de uzun süredir kitaplığımda bekleyen bir kitap. Kitabı bitirdikten sonra okumakta neden bu kadar geç kaldığımı düşünmedim değil doğrusu.Kitabın türü polisiye. Bir polisiye romanından beklediğim ilk şey sürükleyicilik ve Ölümden Daha Derin'in bu ihtiyacı fazlasıyla karşıladığını düşünüyorum. 2 günde bitirdim kitabı.

Okul arkadaşı olan üç çocuk bir seri katilin kurbanını buluyor ve hem çocukların hem de ailelerinin hayatları değişiyor. Öğrencilerine büyük ilgi gösteren öğretmen Anne Navarre karakteri kitapta en çok karşımıza çıkan kişilerden. Soruşturmaya ve çocukların yaşadığı ruhsal çöküntüye de en çok yardım eden kişi. Kitapta farklı ailelerin yaşantılarına, küçük yaştaki çocukların yaşadığı travmaya ve bunun etkilerine, bir seri katilin soğukkanlılığına şahit oluyoruz. Bir diğer karakter ise ünlü FBI ajanı Vince Leone. Kitapta onun soruşturmaya yardım etmek için kullandığı katil profili oluşturma gibi yeni yöntemlerle karşılaşıyoruz.Kitabın en yoğun noktasındaysa Anne Navarre ve Vince Leone'un bu cinayet soruşturmasının içine nasıl çekildiklerini görüyoruz. 

Yazar uzun sayfalar boyunca katilin kim olduğu sorusunu akıllarda tutmayı başarmış. Bu da polisiye türündeki bu romanı başarılı kılıyor benim için. 

Kitabı genel olarak değerlendirecek olursak kurgusu aslında çok da mükemmel olmayan ama sürükleyiciliğini uzun süre ayakta tutan akıcı bir kitap. Tami Hoag bundan sonra kitaplarını es geçmeyeceğim bir yazar olabilir. 


16 Ağustos 2013 Cuma

Döndüm Sayılır

Yaklaşık iki haftadır buralarda yoktum. Tatil devam ediyor ama buralardayım artık. Sınavlar, ramazan derken geç başladı bu tatil benim için. Ama okullar açılana kadar tatildeyim artık Bayram sonu tatile çıkacakken izinler değişince bayramdan hemen önce çıktık. Öyle ani oldu ki hem de. Kayıttan sonra geri döneceğimiz için bir gün içinde kayıt için gerekli belgeler, valiz hazırlama derken hepsini halledip yola çıktık. Bayramda memleketinde olmak çok güzel. Önceden sevmezdim hiç bayramları, düğünleri... Ama başka bir şehire çıkınca özler, arar oldum böyle günleri. Ani bir sürprizle bayramda memleketimde olmak çok güzel oldu bu yüzden. Bu sırada bir de Ankara'ya gittim geldim ben. Gider gitmez hemen üniversiteye tabii ki. Okulu, kampüsü, yurtları gördüm. Öyle iyi oldu ki bu. Gidip kendi gözünle görmek rahatlatıyor en çok da sanırım. Bir sürü soru vardı kafamda ama hepsinin cevabını buldum, içimi rahatlattım. Bol bol gezdim, yoruldum. Çok hızlı geçti bu iki hafta.

Şu sıralardaysa biraz dinlenme, tembellik modundayım sanırım. Aslına bakarsanız zaman kavramını unutmaya çalışıyorum biraz ve başardım da galiba. Sınav döneminde sürekli -5 dk oturayım kalkıp derse başlarım, artık yatayım sabah erken kalkıp ödev yapayım, öğle yemeğini hızlı yiyip testleri bitireyim- bu haldeydim. Öyle yormuş ki bu maraton beni. Şimdi çayımı alıp balkona çıkıyorum, saatlerce kitap okuyorum. Sabaha kadar film izleyip öğlene kadar yatıyorum. Saate bakmadan uzun yürüyüşler yapıyorum. Böyle anlattığıma da bakmayın 3 gün sonra sıkılır yine düzenli hayata dönerim ben. Yine de üstümdeki o ağır yükü atmak böyle hafifletti işte sonunda beni.

Bu arada hafif bir diyete ve spora başladım ben :)
5 kilo fazlam var. Belki okul başlayana kadar kurtulabilirim bu fazlalıklardan (:



1 Ağustos 2013 Perşembe

Semerkant ~ Amin Maalouf

Amin Maalouf'la tanışmam yazarın Doğudan Uzakta kitabıyla oldu. O kitaptan sonra da yazarın tüm kitaplarını okumaya karar verdim. Ama en başından beri bildiğim kitabı Semerkant'tı. Fedailerin Kalesi Alamut'u okuduktan sonra pek çok yorumda Semerkant'la karşılaştım.

Kitapta ele alınan konu Ömer Hayyam'ın Rubaiyat adlı el yazması eserinin Semerkant'ta başlayıp Titanic'le son bulan hikayesi. Kitabı iki ana bölümde düşünebiliriz. İlk bölümde dönemine damgasını vurmuş üç isimle karşılaşıyoruz: Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizamülmülk. Bu üçlü arasındaki ilişkiler, dostluklar, çekişmeler... El yazmasının bir süre Alamut'ta kaldığı dönemde de Alamut Kalesi ve Hasan Sabbah'la ilgili bilgiler var kitapta. O döneme gidilerek anlatılması yönüyle kitabın ilk bölümünü daha çok sevdim ben.

Eserin ikinci bölümünde ise Benjamin Omer karşımıza çıkıyor. İsminden kaynaklanan Ömer Hayyam hayranlığı onu kendinin bile tahmin edemeyeceği maceralara sürüklüyor. El yazmasını bulmak için İran'a kadar giden Benjamin Omer'in gittiği ülkenin döneminden kaynaklı yaşadığı zorluklar, Şirin'le tanışması, son olarak da Titanic gemisi ile macerası son buluyor.

Yazarın dilini ise Amin Maalouf'un diğer kitaplarını okuyanlar tahmin edecektir. Okuru yormayan, sade, akıcı bir dili var kitabın. Doğu kültürü ve edebiyatına ilgi duyanların daha büyük bir zevkle okuyacaklarını düşünüyorum.

Kitabın ilk bölümündeki sürükleyiciliği devamında yakalayamamış olsam da severek okuduğum bir kitap oldu Semerkant benim için.


Doğudan Uzakta'nın yorumu için buraya ;)

Fedailerin Kalesi Alamut'un yorumu için buraya ;)